Likidite krizinde devlet

Likidite krizinde devlet konusuna girmeden önce likidite krizinin ne olduğunu anlatmak gerekiyor ama ben gereken açıklamayı likidite krizinde inşaat konusunda yaptım.
Likidite krizine girdik mi, ne zaman girdik sorularının cevabını hükümetin bir süredir uygulamaya çalıştığı ve kriz sırasında uygulanan kemer sıkma politikasından anlayabilirsiniz.
Kriz bir süredir kendini göstermeye başladı ve işçi çıkarmalarla devam ediyor. Kriz bir nevi uçurumdan düşmek gibidir. Eğer siz uçurumu göremeyip düştüyseniz yapacağınız iş doğal olarak düşüşü engellemek veya yavaşlatmak için bir yerlere tutunmak olur. Kemer sıkma politikası da böyledir. Krize girdik evet ve şuan hükümet bunu tam olarak olmasa da kısmen kabullenmiş görünüyor. Dibi görecek miyiz derseniz evet bence göreceğiz ve kemer sıkma politikası ile krizi engelleyemezsiniz. Çünkü böyle bir işlevi yoktur. Kemer sıkma politikalarını uçurumdan düşerken tutunmaya çalıştığınız veya düşerken çarptığınız ağaç dallarına benzetebilirsiniz. Hatta bazı uçurumlarda ağaç dalları bile yoktur. Sadece kökü zayıf otlar vardır.
Hükümet olarak her ne kadar Kemer sıkma politikaları uygularken kriz yok deseler de, piyasa da ortaya çıkan her kıtlık ve spekülasyona çözüm olarak ithalata başvurulsa da piyasalardaki durum hiç iç açıcı değil. Doların bu gün itibariyle 5.90 civarında seyretmesi de durumu düzeltmez. Uçurumdan düştük bir kere fırsatımız varsa dibe çarpmanın etkisini olabildiğince azaltıp yavaş bir iniş yapabiliriz.
Likidite krizini ve hükümetin bu krizde yapacaklarını size iktisadi, ekonomik anlaşılması için üniversite bitirmeniz gereken türden kelimeleri kullanarak değil herkesin anlayabileceği şekilde anlatmaya çalışacağım.
Şöyle düşünün. Bir aileniz var ve siz o ailenin geçimini sağlamakla sorumlu insansınız ancak bir süre sonra evde harcayabildiğiniz sıcak paranız azalıyor. Bunun da sebebi harcamalarınızın artıp gelirinizden fazla olmasından kaynaklanıyor. Yani ayda 1600 lira kazanıyorsunuz ama harcadığınız para 2000 bin lira oluyor. Aradaki 400 liralık farklı kredi kartlarıyla karşılıyorsunuz ve her ay borcunuz giderek artmaya devam ediyor. Sonra bir şey oluyor ve borcunuzun olduğu bankaların sahiplerinden biriyle aranız bozuluyor, kanlı bıçaklı oluyorsunuz, trip atıyorsunuz, kahve köşelerinde, her fırsatta laf atıyorsunuz. Ve o sahiplerden biri sizi cezalandırıyor. Bankalar kapınıza dayanıyor, parasını istiyor, faiz artırıyor falan filan. Sebebinin önemi yok. Her hangi bir sebepten dolayı olabilir. Kişiler arasında her hangi bir sebepten dolayı ayrılık olabilir ama burada önemli olan sizin gelirinizden fazla giderinizin olması ve bu gideri artık karşılamanızın bir yolunun bulunmamasıdır. Peki bu durumda ne yaparsınız? Tabi ki siz de aile fertlerinin panik yapmaması için sorun yok gibisinden konuşmalar yapacaksınız ve durumu kabullenmek istemeyeceksiniz. Ancak durum ortadadır ve önlem almanızı gerektiriyor. Yapacağınız ilk adım tasarruftur. Yani Kemer sıkma politikalarıdır. Gereksiz giderleri çıkarıp daha hayati, temel giderlere yöneleceksiniz. İşte hükümetin başındaki kişilerde temel olarak bunu yapmaya çalışıyor. Eğer durum tasarrufla kurtarılamayarak kadar kötü ise sizin bir yerden para bularak en azından yakın zaman da ki borç alacaklılarınızın almak istedikleri borcun vadesini ödemek için para bulmanız gerekiyor? Ne yapacaksınız?
Tabi ki de tanıdık yakın akraba, eş dost veya başka bir bankadan evinizdeki veya sahip olduklarınızı teminat göstermek suretiyle borç alacaksınız. Yani borcunuzu ödeyemeyeceğiniz zaman elimizdekileri de kaybedeceksiniz. Yani dış borçlanma yapacaksınız.
Eğer borç almak da yetmiyorsa ki bu borç almak çok tehlikeli bir durumdur. O zaman en son çare elinizdeki mal varlığınızı satacaksınız. İşte buna da devlet düzeyinde özelleştirme deniyor.
Tabi bunlar ülke çapında düşünüldüğünde biraz daha karışık olabilir ama yinede atılacak temel adımlar basitçe böyledir. Hükümet şuan çeşitli araçlarla Kemer sıkma politikaları uygularken ki tasarruf da bu politikaların içindedir diğer yandan da krizin olmadığını savunmaya çalışıyor ama iş dünyası böyle demiyor.
Açıkçası şunu söylemek gerekiyor ki nasıl ki tedavinin başarılı olması için hastanın, hastalığını kabul etmesi gerekiyor bizim de durumu kabul etmemiz ve tedaviye başlamamız lazım. Yoksa hastanın ölümü doktorun da ölümü anlamına gelmez. Hasta ölür doktor kendine başka bir hasta bulur hayatına devam eder.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir